RADİKAL 13 TEMMUZ 2010 Son sözü söyleme zorunluluğu

                Print      Add Favorite

Creator: host   7/20/2010 10:23:59 AM         Views: 294    0    0  

 
YORUM
13 TEMMUZ 2010

Son sözü söyleme zorunluluğu
 
İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
GAZETE FORMATINDA GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN
 
CÜNEYT YÜKSEL

Yorum / 13/07/2010
Anayasaya uygunluk denetimi, Türkiye'de son yıllarda çoğunlukla gördüğümüz gibi, yargısal aktivizme varacak boyutta ve Anayasa Mahkemesi'nin her anayasal hususa ilişkin 'son sözü söyleme' zorunluluğu üzerine bir yapılanmayı zorunlu kılmaz ve hatta dışlar
Anayasaya uygunluk denetimi yargısal forma sokulmuş politik bir aktivite mi? (1)

Yazının üstbaşlığındaki soruyu aslında, 7 Temmuz 2010 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, ‘5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna’ ilişkin iptal davasıyla ilgili olarak Mahkemenin kararını bildirirken yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirerek sormak gerekir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi Başkanı dünkü açıklamasında, “Anayasa paketinin tamamının şekil yönünden iptali konusundaki iddialarının tamamının reddedildiğini; ancak, Anayasa paketinin , Anayasamızın 4. maddesinde öngörülen teklif edilemezlik yasağı kapsamında olduğu iddia edilen 8., 14., 16., 19., 22., 26. maddelerinin incelendiğini” ifade etti.
Anayasa Mahkemesi, böylece, 10. ve 42. maddenin iptaline ilişkin kararında kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyduğu ve Anayasa’nın kendisine tanımadığı bir şekilde anayasa değişikliklerinin esas denetimine yönelik tercihini, hem de şekil denetiminden yola çıkarak esasa girdiğini açıklayarak, son anayasa değişiklik paketine ilişkin 7 Temmuz’da açıkladığı bu kararında da sürdürdüğünü gösterdi.

‘Kurucu iktidar’
12 Eylül’de yapılacak referandumda kendisine ‘kurucu iktidar’ olarak başvurulacak olan milletimiz böylesine önemli bir süreci yakından izlerken; anayasaya uygunluk denetiminin yargısal mı politik mi olduğu sorusunu sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü ne Kelsen, kurallar kademelenmesiyle anayasaya uygunluk denetiminin adeta temelini kurarken; ne de Amerikalı ünlü yargıç Marshall anayasa yargısının doğuşu olarak kabul edilen ‘Marbury v. Madison’ davasında karar yazarken; ‘yargının’, Parlamento’nun yaptığı düzenlemelerin anayasal olup olmadığı hususunda karar verebilecek yegâne yetkili organ olduğuna ilişkin bir yaklaşım içinde değildi. Nitekim anayasallık denetimi, bir sürecin veya tecrübenin vazgeçilmez bir ürünü olarak görülmüyordu. 1800’lerin ortasında Amerikan halkı, seçimlerde, anayasayı yorumlayan yargıçların bu kararlarıyla herkesi bağlayacak, son sözü söyleyecek olmaları anlayışını reddederken; “Marbury v. Madison” kararı da anayasallık denetiminin koşulsuz üstünlüğü yaklaşımından önemli bir uzaklaşmayı sergiliyordu. Yani bu denetim, şimdi kabul edildiği gibi, başlangıçta da jüristokrasiyi diğer bir deyişle yargıçlar hükümetini değil; bir devletin vatandaşlarının o devlette sahip oldukları yeri ve temel hak ve özgürlüklerini koruma çabasını simgeliyordu. 
Bu çaba, kurallar kademelenmesinde anayasanın en üstün norm olduğu, diğer normların anayasaya uygunluğunun esas olduğu ve yargının egemenliğini kullanan diğer tüm organlar gibi temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu olma gerçeğini değiştirmez. Ama normatif bir sistemde, yargıca, Parlamento anayasaya aykırı bir norm benimsemedikçe, pasif veya negatif yasa koyucu rolünü de vermez. Zira anayasaya uygunluk denetimi koşulsuz bir yetki değildir. Yasa koyucunun yetkisine ve anayasaya uygun düzenlemelerine müdahale imkânı vermeyen bir anayasa yargısı anlayışı; bilinçli bir tercihle kendi yaptığı anayasaya uygunluk denetimini şekil yönünden sınırlayan asli kurucu iktidarın yetkisine müdahale yetkisini evleviyetle yasaklar. 

Tartışmanın yoğunlaştığı yer
İşte tam bu noktada tartışmanın, genel olarak Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımında, özelde de anayasa değişikliğine ilişkin denetimde yoğunlaşması normaldir ve gereklidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’nın açık düzenlemesiyle, sadece şekil bakımından denetim yapabileceği sınır, yalnızca anayasa değişikliklerine ilişkindir. Yani yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM içtüzüklerinin hem şekil hem de esas bakımından denetimi mümkünken, anayasa değişikliklerinin denetimi teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlanmıştır. Anayasa Mahkemesi ise, 1961 Anayasası döneminde yaptığı anayasa değişikliklerine ilişkin denetimde, denetimin kapsamını genişleten uygulamasını 1982 Anayasası döneminde de korumuştur. Nitekim ; Anayasa Mahkemesi, 7 Temmuz’daki kararında, şekil yönünden iptali konusundaki iddiaların tamamını reddettiği bir anayasa değişikliği paketini esas yönünden incelemeye devam etmiş ve çeşitli ibareleri iptal etmiştir: Anayasa Mahkemesi’nin yapısına ilişkin Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişikliğin 4. fıkrasında Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştay, Yükseköğretim Kurulu ve Baro Başkanlarının Anayasa Mahkemesi’ne gönderecekleri üyeler için yapacakları seçimlerde, her üyenin bu seçimlerde kullanacağı oyda, ‘her üyenin ancak bir aday için oy kullanabileceğine ilişkin’ ibarenin iptal edilmiş olduğu açıklandı. Bununla birlikte Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklikte yer alan ‘Cumhurbaşkanı’nın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na atayacağı üyelerin iktisat ve siyasal bilim dallarıyla, üst kademe yöneticilerinden olacağına’ ilişkin hükümdeki, ‘iktisat ve siyasal bilim dallarıyla’, ‘üst kademe yöneticileri’ ibareleri de iptal edilmiş oldu. Ayrıca ‘Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi ile adli ve ida ri yargı hâkim ve savcılarının Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na üye seçiminde ancak bir aday için oy kullanabileceklerine ilişkin’ ibarenin de iptal edildiği ifade edildi.
Anayasa’ya uygunluk denetiminde yetkinin, bu şekilde esas denetimine yol açmayacak şekilde ve anayasaya bağlılık çerçevesinde kullanılması sadece yasama organına ait bir yükümlülük müdür? Bu soru Türkiye’nin içinde bulunduğu yargısal denetim modeli ana hatlarıyla ortaya konulduktan sonra açıklanabilir.
Türkiye’de uygulanan merkezileşmiş yargısal denetim modeli, anayasaya uygunluk denetiminin, bu denetimi yapmak üzere oluşturulmuş özel bir mahkemede yapılmasını öngörür. Batı Avrupa devletlerinin çoğunda, Doğu Avrupa devletlerinden de Estonya gibi devletler hariç neredeyse tümünde görülen bu sistem, anayasaya uygunluk denetiminin tek bir yargısal kurum tarafından yapılmasıyla şekillenir ve Avrupa’nın Parlamento merkezli demokrasileri için önemli bir başarı olarak da görülür. 

1. Anayasaya uygunluk denetimi, Türkiye’de son yıllarda çoğunlukla gördüğümüz gibi, yargısal aktivizme varacak boyutta ve Anayasa Mahkemesi’nin her anayasal hususa ilişkin ‘son sözü söyleme’ zorunluluğu üzerine bir yapılanmayı zorunlu kılmaz ve hatta dışlar.
Avrupa’nın bu başarısının ve merkezi bir anayasa yargısı sistemi benimsemesinin nedeni, Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan, özel bir anayasa mahkemesi öngörülmeksizin; tüm mahkemelerin anayasaya uygunluk sorununu çözme yetkisine sahip olduğu bir sistemi uygulamadaki başarısızlıkları değildir. Avrupa’nın böyle merkezi bir anayasa yargısı sistemi benimsemesinin nedeni, Parlamento dışında herhangi bir organı egemenlik yetkisinin yegane kullanıcısı olarak görmesi de değildir. Aksine; merkezileşmiş, özel kurulmuş bir anayasa mahkemesinin yargısal denetim yaptığı bu sistem,
Batının anladığı anlamda, ‘kuvvetler ayrılığının’ gereği gibi gerçekleşme yollarından biri olarak ortaya çıkmalıdır. Zira Anayasa Mahkemesi’nin kuvvetler ayrılığı ilkesini güçlendirme ve temel hak ve özgürlükleri koruma yönündeki işlevi, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığını korumasıyla; yasama organı tarafından çıkarılan normların anayasaya uygunluğunu denetlemesiyle kendini gösterir.
Önemli olan, bu denetimde esas ölçütün anayasa olmasıdır. Önemli olan, Anayasa Mahkemesi’nin bu denetime ilişkin olarak Anayasa’da düzenlenmiş kurallarla bağlı olmasıdır. 

2. Yargısal denetim, yasama organının ortaya koyduğu milli egemenliği veto etme yetkisi değildir.
 Anayasa Mahkemesi’nin görevlerinin hukuk ve siyasetin kesiştiği noktada olduğu açıktır. Bu nedenle, organlar arası diyalog tabii ki, var olmalıdır. Organlar arası bu diyalog, demokratik bir hukuk devleti için vazgeçilmez olan, birbirine güveni de beraberinde getirecektir. Çünkü bu etkileşim, birbirinin fonksiyonuna müdahale olarak değil; ‘diyalog’ olarak şekillenecektir. Böylece yasama organı, anayasa yargısının demokratik meşruiyetini tartışmaya gerek duymayacak ve Anayasa Mahkemesi de, yasama organının milletin temsilcisi olması hususunun bilincinde olduğunu gösterecektir. Çünkü etkileşim nasıl olursa olsun; korunan ‘hukukun üstünlüğü’ olacaktır. 

Bu diyalog, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayılarak, her yetkinin tek bir organ olarak yargıda toplanması eğilimi de değildir ve böyle de yorumlanmamalıdır. Yasama organı yürütme ve yargı organlarıyla, hatta milletle bu diyaloğunu, yaptığı düzenlemeleri gerekçelendirmek ve bunların anayasaya uygunluğuna özen göstermek zorunluluğuyla zaten yerine getirmektedir. Bu anlamda Anayasa Mahkemesi de kendine düşen görevi yerine getirmelidir: O da, bu denetimin, adeta son kararı verme, son sözü söyleme imtiyazı yaratacak şekilde bir yetki vermediği bilincine sahip olmaktır.
Yasama ve yargı organının diyalogu, anayasal sorunların çözümünde her iki organın ortak karar almasını veya bir anlaşmaya varacak boyutta mutabık kalmasını gerektirmez. Nitekim iki organın sahip olduğu yetkinin niteliği ve farklılığı da bunu mümkün kılmaz. Anayasa Mahkemesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bu millet adına devredilemeyen yasama yetkisini kullanan bir de Parlamento’nun olduğu bir hukuk devletinde, bu Parlament’onun yaptığı Anayasa’ya uygun düzenlemelerin isabetsiz olduğu veya yerinde olmadığı yönünde bir tercih bildiremez. Eğer bildirirse, yargısal değil politik; hukukilik değil yerindelik denetimi yapmış olur.
Bir hukuk devletinde siyaseten etki doğuran kararlardan ve bu kararların sonuçlarından, kural olarak siyasi, cezai ve hukuki olarak sorumlu olan yasama ve yürütme organıdır. Sorumluluk bu organlara aitken, siyaseten bu alanı etkileyecek veya milli iradenin gerçekleşmesini engelleyecek organ, siyasi sorumsuz olan bir organ olarak ‘yargı’ olmamalıdır. Bu, demokratik rejimin işleyişine zarar verebilecek en önemli husustur. 

YARIN: Tartışmanın özü

Dr. Cüneyt Yüksel: Ak Parti Siyasi ve Hukuki İşler Başkan Yardımcısı, Mardin Milletvekili
Tags:

Rating People: 0   Average Rating:     
Related Articles
RADİKAL 14 TEMMUZ 2010 Anayasa Uygunluk Denetimi Yargısal Forma Sokulmuş Politik Bir Aktivite Mi?(7/20/2010) 28 HAZİRAN 2010 RADİKAL Uluslararası Hukuk ve Mavi Marmara(7/8/2010)