RADİKAL 14 TEMMUZ 2010 Anayasa Uygunluk Denetimi Yargısal Forma Sokulmuş Politik Bir Aktivite Mi?

                Print      Add Favorite

Creator: host   7/20/2010 10:08:49 AM         Views: 350    0    0  

YORUM
14 TEMMUZ 2010

Yerindelik denetimi sakıncalı
 
 
Anayasa yargısının neyin iyi ya da kötü olduğu şeklindeki yerindelik denetimine dönüşmesi ne kadar sakıncalıysa, millet egemenliğinin yegâne kullanıcısı ve temsilcisi olan Parlamento'nun işlemlerini, kendisi bu yetkiyi kullanırcasına hukuken etkisiz hale getirme eğilimi de aynı derecede sakıncalı
Anayasaya uygunluk denetimi yargısal forma sokulmuş, politik bir aktivite midir? (2)
 
3. Yargısal denetimin siyasallaştığı, yasama organının etkilendiği tartışmaları Türkiye’ye değil; Türkiye’nin sahip olduğu anayasa yargısı sistemine özgü tartışmalardır.
Sahip olduğu anayasaya uygunluk denetimi yetkisinin kapsamı bakımından Fransa da bu bağlamda örnek olarak verilebilir. 1920’lerden beridir Fransa’da hâkim olan ve tüm dünyaya yayılarak tartışılmış olan juristokrasi (yargıçlar hükümeti) kavramı ve Türkiye’deki yargısal denetimin sınırı tartışmaları tesadüf olmasa gerek. Dünyada genel olarak, yasal düzenleme yapma ve yürütme süreci şöyle işlemektedir: Bir yasa teklifi veya tasarısı, Parlamento’nun teklif veya tasarıyı kabul etmesi ve yasalaştırması, devlet başkanın düzenlemeyi imzalaması, düzenlemenin yürütme tarafından uygulanması ve yürütülmesi. Türkiye, Fransa gibi yasal düzenlemelerin anayasaya uygunluğunun denetimiyle sınırlı bir yetkiye sahip olan bir anayasa yargısının benimsendiği ülkelerde ise, bu sürece bir aşama daha eklenir: O da, Anayasa Mahkemesi’nin neredeyse son söz, son karar şeklinde gerçekleştirdiği anayasaya uygunluk denetimi. İşte bu durum, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisinin kapsamının sınırlanmasını ve mahkemenin de bu sınıra uymasını gerektirir. Zira nasıl yasama organı işlem yaparken ve karar alırken Anayasa’ya bağlı olarak davranmalıysa, Anayasa Mahkemesi de karar alırken anayasanın kendine tanıdığı yetki çerçevesinde davranmalıdır. Ancak bu şekilde, hukuk devletinin olmazsa olmazı yargısal denetim, temel hak ve özgürlükleri koruyan bir işlev görür.
Yargısal süreç, anayasaya uygunluk denetiminin gölgesinde şekillenen bir süreç değildir. Yasama organının da yargı organının da bu süreçte belirli rolleri vardır. Yargı, esasa ilişkin maddi ve usuli değerlerin önemine yoğunlaşırken; yasama da belirli sosyal ve ekonomik hedeflerin gerçekleşmesinin önemini vurgular. Konu, anayasa değişikliği olduğunda ise, normal yasal düzenlemelerdeki bu hedeflerin ötesinde milli iradenin temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak gerçekleşmesi de işin içine girer. Yasama organının, anayasa değişikliklerinin denetimine ilişkin bu süreçte, temel hak ve özgürlükler ile ortak değerler arasındaki dengeye ilişkin yaklaşımda daha ‘temel’ bir noktada durduğu açıktır.
Yargısal süreç, yargıçların anayasaya uygunluk denetimi gölgesinde siyasal ve hukuksal süreci şekillendirebilecekleri bir imtiyaz değildir. Zira bu süreçte, korunan yegane unsur ‘hukuk’tur. Bu nedenle, yargıçların yasal düzenlemelere yaklaşımı da ‘üstünlerin hukukunun’ değil ‘hukukun üstünlüğünün’ korunmasına odaklanmalıdır.
4. Modern demokrasilerde, anayasa mahkemeleri bir normun sadece anayasaya aykırılığını ilan etmeye odaklanmayıp, daha çok kuralın anayasaya uygun yorumlanmasıyla ilgilenirler.
Bu gerçeklik dahi kendiliğinden, anayasa yargısının işlevsizliği veya yasama organıyla arasındaki ilişkide dengesizlik sonucunu doğurmaz. Çünkü Batı demokrasilerinin hemen hepsinde tüm organlar, normların anayasaya aykırılığı konusunda yetkili yargı yerinin, anayasa mahkemesi veya başka bir isimle ama bu amaçla kurulmuş mahkemeler olduğu konusunda mutabıktır ve ortak bir anlayış sergiler. Fakat bu sistemlerde dahi anayasa mahkemeleri bir anayasal sorun hakkında karar verirken, yasama organının yaptığı Anayasa’ya uygun normu geçersiz kılmayı, bu sorunu çözmek için yegâne araç olarak görmez. Aksine, çoğunlukla kendilerini diğer yargı yerlerinden farklı görmeyerek, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını gözeterek, kuralın anayasaya uygunluğunu değerlendirme üzerine bir içtihat kurmaya çalışırlar.
Tüm bu tespitlere rağmen, anayasa mahkemelerinin devletlerin ulusal yargı yerleri olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim bir anayasa yargısı usulü benimsemiş olsalar da, her devletin kendine özgü yasal ve siyasal kültürü ve her şeyden önemlisi anayasal geleneği ve düzenlemeleri bulunmaktadır. İşte bu farklılıklar da, kural koymada ve hatta anayasal sorunları çözme de, hangi alanın hangi sınırla anayasa mahkemelerine, hangi sınırla Parlamentolara ait olduğunu da belirler.
Polonya, Macaristan ve Rusya gibi devletlerde ise, bu denetim, sadece anayasaya uygunluk denetimi olarak şekillenir ve hatta Anayasa Mahkemesi’nin, yerel mahkemelerin kararlarını doğrudan geçersiz veya uygulanmaz kılacak şekilde bir etkisinin kolaylıkla yer bulmadığı görülür. Almanya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gibi gerçek anlamda bir anayasa şikâyetinin olduğu ve anayasa mahkemesinin bir denetime ilişkin yargısal kararını ve duruşunu rahatlıkla sergileyeceği modellerde dahi, Anayasa Mahkemesi yasama organının yerine geçme eğilimi göstermeden, açık anayasaya aykırılık denetimi yapar. Bu belirlemeler, çağdaş demokrasilerde, anayasa mahkemelerini sürecin zayıf bir aktörü haline getirmez. Başta yaptığımız tespiti yani anayasa mahkemelerinin son sözü söyleme çabası ve zorunluluğunun çok da demokratik hukuk devleti gerçeğiyle bağdaşmadığını gösterir.
 Sonuç
Anayasa Mahkemesi’nin belli bir ideolojik aktivizmle, sadece belli kalıplaşmış ve yerleşmiş ideolojileri koruma amacıyla etkinlik gösterme lüksü yoktur.
Anayasa Mahkemesi üyeleri, demokratik bir hukuk devletinde Kelsen’in deyimiyle, ‘pasif veya negatif’ yasa koyucu halini almamalı ve bir yönetim mekanizması olarak görülmemelidirler; illa tarif etmek gerekirse, onlar ‘yargının devrimcileridir’. Onların ve üyesi oldukları mahkemelerin varlık nedeni, milli iradeyi sınırlamak, bu iradenin milletin temsilcilerinden oluşan Parlamento aracılığıyla vücut bulmasını engellemek değildir. Aksine, anayasanın ve hukukun üstünlüğünü sağlayarak, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır.
Türkiye’de özellikle usulüne uygun yapılmış anayasa değişiklikleri açısından, yasama organının takdir yetkisinin Anayasa’ya aykırı bir şekilde sınırlandırılması eğiliminin var olduğunu görüyoruz. Oysa, yasama yetkisinin genel ve asli bir yetki olmasıyla beraber, TBMM’nin Anayasa’nın 175. maddesiyle açıkça yetkilendirildiği üzere anayasa değişiklikleri yapma yetkisi ve Anayasa Mahkemesi’nin de 148. maddede düzenlendiği üzere anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetleme yetkisinin varlığı demokratik hayata gereği gibi yansıtılmalıdır. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandum, her şeyden önce anayasa değişikliklerine ilişkin bu süreci bu demokratik gerekliliği yansıtacak şekilde, kurucu iktidar olan halkta noktalayacaktır.
Anayasa yargısının neyin iyi ya da kötü olduğu şeklindeki yerindelik denetimine dönüşmesi ne kadar sakıncalıysa ve hatta yasaksa; millet egemenliğinin yegâne kullanıcısı ve temsilcisi olan Parlamento’nun işlemlerini, kendisi bu yetkiyi kullanırcasına hukuken etkisiz hale getirme eğilimi de demokratik hukuk devleti açısından aynı derecede sakıncalıdır. Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün esas olduğu bir sistemde, yasama organının yaptığı düzenlemelerde anayasaya uygunluğa bağlılık ne kadar beklenmeliyse ve bekleniyorsa; ‘yargının’ da kendini diğer organlardan ayıran bir yaklaşımla hareket etmeden, anayasanın kendisine çizdiği yetki dahilinde davranması da aynı derecede beklen-melidir. Çünkü anayasa yargısının bel kemiğini zor zamanlarda özgürlüğün ve demokrasinin yanında yer alan, hukuku ideolojiye feda etmeyen, dönüşümlerin ve dönüştürmelerin önünü açan, kriz değil barış üreten, geleceği hakların pence-resinden okuyan, muhayyel korkulardan korkmayan, devleti birey karşısında değil ama bireyi devlet karşısında gerçek anlamda koruyan dinamik ve özgürlükçü bir anlayış oluşturur.
 
 BİTTİ
Dr. Cüneyt Yüksel: Ak Parti Siyasi ve Hukuki İşler Başkan Yardımcısı, Mardin Milletvekili

 

Tags:

Rating People: 1   Average Rating:     
Related Articles
RADİKAL 13 TEMMUZ 2010 Son sözü söyleme zorunluluğu(7/20/2010) 28 HAZİRAN 2010 RADİKAL Uluslararası Hukuk ve Mavi Marmara(7/8/2010)